Blog

Favori sevgililer günü yerleri I 14 Şubat Sevgililer Günü’nün hikayesi

Şubat ayı, takvimde en az gün bulunan fakat duyguların en derin yaşandığı dönemdir. Soğuk hâlâ toprağın derinliklerinde saklanırken; rüzgâr denizin üzerinden sertçe eser. Ancak tam da bu zamanlarda badem ağaçları çiçek açmaya başlar. Kırmızımsı beyaz ve pembe çiçekler, kışın ortasında adeta bir ayaklanma gibidir. Doğa bize fısıldar: En zorlu mevsimde bile hayat kendi yolunu bulur.

Aşk da benzer bir şekilde işler. Bir masanın iki ucunda oturan iki insanı hayal edin. Henüz birbirlerini tam olarak tanımayan, belki biraz utangaç, belki de meraklı iki ruh. Arada sırada ekmek, zeytinyağı tabağı, bir kadeh şarap eşliğinde sözler yavaşça dökülür. Sessizlik rahatsızlık verici değil, derin anlamlar barındırır. Ve bir anda fark edilir ki, sadece yemek yenmiyor; bir bağ kurulmaktadır.

Uzun yıllardır inandığım bir söz vardır; “Aşkın ateşi mutfakta yanar, masada harlanır” … Bu nedenle kitabıma En Yangın Aşklar Yemekte Başlar adını verdim. Çünkü insanlık tarihi boyunca sofralar sadece beslenme alanı değil, aynı zamanda yakınlaşma, paylaşma ve bağ kurmanın mekanı olmuştur.

AŞKIN TARİHİ SOFRASI
Antik çağda, şölenler sadece yemek yemekten ibaret değildi; aynı zamanda düşünce ve duyguların paylaşıldığı ortamlardı. Dionysos şenliklerinde şarap, sıradan bir içecek değil, coşkunun ve tutkuların simgesiydi. Roma’da convivium, birlikte yaşamanın ve hissedebilmenin adeta bir ritüeliydi.

Orta Çağ Avrupa’sında şövalyeler aşklarını saray sofralarında ilan ederdi. Osmanlı döneminde ise konak sofraları, sadece aile bağlarını değil, misafirperverliği de simgeleyen bir paylaşım kültürünün göstergesiydi. Saray mutfağından çıkan tatlıların, şerbetlerin ve baharatlı yemeklerin adeta bir diplomatik dili vardı.

Çünkü sofra, her çağda bir iletişim aracıdır.

ROMANTİZMİN KÜRESEL SAHNESİ
Bugün 14 Şubat, küresel turizmin en canlı mikro sezonlarından biri haline geldi. Şehirler, romantizmi adeta bir deneyim paketi olarak sunuyor.

Paris’te Seine kıyılarında el ele yürüyen çiftler, Montmartre’ın yokuşlarında romantizmin izlerini süren âşıklar… Küçük bistrolarda iki kişilik masalar, şampanya eşliğinde servis edilen çikolatalı tatlılar… Paris, aşkı estetik bir koreografiyle ortaya koyar. Işığın, camın ve zarafetin diliyle konuşur.

Venedik’te ise romantizm, adeta bir opera sahnesi gibidir. Maskeler, gondollar, saray otelleri… Karnaval coşkusunun arasında aşk teatral bir biçimde sergilenir. Mum ışığında sunulan deniz ürünleri, kanala vuran sarı ışık, keman tınıları… Venedik’te aşk, hem teatral hem de muhteşemdir.

Roma ise daha sıcak ve içgüdüseldir. Taş sokakların arasından yükselen yaşam enerjisi, meydan çeşmeleri, Trastevere’de uzayan sofralar… Roma’da aşk, tarihi kadar eski, yaşam kadar canlıdır. Bir makarna tabağı etrafında paylaşılan, kırmızı şarap eşliğinde yüksek sesli kahkahalar… Orada romantizm günlük yaşamın bir parçasıdır.

Bu şehirler, 14 Şubat haftasında doluluk oranlarını artırıyor. Oteller “romantik kaçamak” paketleri sunarken, restoran rezervasyonları günler öncesinden doluyor. Aşk, deneyim ekonomisinin merkezinde yerini alıyor.

Fakat ben yine de farklı bir kapıya bakarım.

EGE’NİN BADEM AĞAÇLARI
Benim romantizm anlayışım biraz daha güneye uzanır. Ege kıyılarında, şubat ortasında badem ağaçları çiçek açar. Turizm kalabalığı henüz oluşmamıştır. Deniz sakin, rüzgâr ise narindir.

En yangın aşklar nerede başlar I A. Nedim Atilla yazdı - Resim : 2

Datça Şubat 2026… Yukarıda badem çiçekleri, aşağıda papatyalar… Fotoğraflar: Mücahit Muğlu

Özellikle Datça… Datça’nın romantizmi, gösterişten uzak, ama derinliklidir. Taş evler arasında yürürken zamanın yavaşladığı hissedilir. Knidos’a doğru uzanan yarımada, tarihle doğanın iç içe geçtiği sessiz bir tablo sunar. Küçük bir meyhanede kurulan masa… Yerel zeytinyağı, Ege otları, mevsimin balığı; yanında bademli bir tatlı…

İşte bu noktada aşkın sesi daha net duyulur.

Paris aşkı ışıkla, Venedik maskeyle, Roma ise tarihle anlatır. Datça ise rüzgârın ve denizin diliyle konuşur.

Ve bazen en büyük tutku, en sade sofrada filizlenir.

Gastronomi ve Hafıza… Gastronomi yalnızca tadı tatmak değildir; aynı zamanda hafızayı da canlandırır. Birlikte yenilen yemek, birlikte yaşlanan anıların ta kendisidir. Yıllar sonra bile akıllarda kalan bir tat, bir bakış, ya da bir gülüş…

İki çatalın aynı mezeye aynı anda dokunması, küçük bir kıkırdama eşliğinde paylaşılan tatlının son lokması… Bir kadehin tokuşturulurken çıkardığı o hafif ses…

Bunlar, ilk bakışta önemsiz detaylar gibi gözükse de, aslında aşkın arşivini oluşturur.

Turizm sektörü, 14 Şubat’ı paketlemeye devam edecek; bu kaçınılmaz bir gerçek. Ancak ben inanıyorum ki… Aşkın kalıcılığı, rezervasyon numarasıyla değil, paylaşılan tatla ölçülür.

Belki de bu yıl yapılacak en romantik eylem, uzak bir yere uçmak değil; sevdiklerinizle birlikte bir masa etrafında toplanmaktır. Yerel üreticiden temin edilmiş bir şarap, mevsiminde bir balık, kaliteli bir zeytinyağı… Ve samimi bir sohbet…

Çünkü en tutkulu aşklar, pahalı menülerde değil; anlamlı sofralarda filizlenir. Ve aşk, en çok birlikte paylaşılan yemekte gizlidir.

Yemek Kültürü Araştırmacısı ve Yazarı A. Nedim Atilla

Odatv.com

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir