Blog

Ninova Sarayı’ndan Topkapı Sarayı’na: Yangın, Tufan ve Aşure; A. Çağrı Başkurt yazdı

Hz. Hüseyin’in Türbesi – Kerbela, Irak

10. GÜNÜN HİKMETİ

İslam alemiyle ilgili rivayetlere göre, Hz. Muhammed Medine’ye hicret ettiğinde Yahudilerin Yom Kippur’da oruç tuttuğunu fark edip sebebini sorduğunda, “Bugün Hz. Musa’nın Firavun’un zulmünden kurtulduğu gündür.” cevabı alınmıştır. Bunun üzerine, “Biz Musa’ya sizden daha yakınız.” buyruğu verilmiştir. Sonrasında Müslümanlara da bu günde oruç tutmaları, ama Yahudilere benzememek için Muharrem ayının 9., 10. ve 11. günlerinde oruç tutulması, ve on gün boyunca ibadet ve duayla meşgul olunması tavsiye edilmiştir.

İşte bu yüzden, Müslümanların geleneksel takvimi olan Hicri Takvim’in ilk ayının ilk gününün 10. gününe, Arapça “el-yevmu’l-âşir” olarak adlandırılması söz konusudur. (Bu noktada “Aşure” ile “el-yevmu’l-âşir” yani “10. Gün” arasındaki benzer telaffuza dikkatinizi çekmiş olacağını düşünüyorum.)

10 Muharrem, tıpkı İslamiyet öncesinde gerçekleştiği gibi, tüm bağışlanma zincirinin temsili günü olarak kabul edilmiştir. Hz. Âdem’in tövbesinin kabulü, Hz. Nuh’un gemisinin karaya oturması, Hz. Yûnus’un balığın karnından kurtuluşu, Hz. İbrahim’in ateşten kurtuluşu, Hz. Musa’nın Firavun’dan kurtuluşu, Hz. Eyyup’un hastalıktan iyileşmesi, Hz. Süleyman’a mülkünün yeniden verilmesi, Hz. Dâvûd’un tövbesinin kabulü ve Hz. İsa’nın göğe yükseltilmesi hepsi bu günde simgeleştirilmiştir. Ancak Hz. Muhammed devrinde olmayıp, sonrasında bu zincire anlam katan bir olay daha yaşanmıştır. Hicri 10 Muharrem 61 senesinde Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fâtıma ile damadı Hz. Ali’nin oğulları Hz. Hüseyin’in Kerbela’da aç susuz şehit edilmesiyle, bu bağışlanma günü Şii Mezhebi tarafından aynı zamanda matem günü olarak kabul edilmiştir. Bu sebeple, Şii Mezhebi’ni takip eden Müslümanlar, Muharrem ayının ilk on gününü oruçla değerlendirerek bu matem olayına iştirak ederler. İftarda et ve hayvansal ürünler tercih edilmez; sofralar sade ve sessiz geçer. Hz. Hüseyin’in susuz şehit oluşu nedeniyle su tüketimine de genellikle dikkat edilir… Maalesef, bu hikayelerde “Aşure” kelimesi geçmemektedir.

PEKİ KİMDEDİR BU AŞURE?

Bu hikaye, adeta her renkten yaprakları bulunan kadim bir mitolojik ağacın dalları gibi derinlere uzanır ve en nihayetinde Türkler tarafından yeniden yorumlanıp hayat bulmuştur. Bin yıldan fazla bir süredir İslam dünyasını etkisi altına alan, kadim İran’dan Mezopotamya, Anadolu ve Mısır’a uzanan yollarda; Gılgamış, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve diğerlerinin izinden giden Türkler, yüzlerce yıldır “Aşure” olarak anılan bu günü, mevlit ve diğer gece etkinlikleri misali İslam inancı içerisinde kendilerine has bir şekilde tanımlamış ve bambaşka bir yoruma kavuşturmuşlardır.

Farklı bir yorumdan söz ediyoruz çünkü Türklerin Hicri Takvim’e dayanarak 10 Muharrem’de hazırladıkları ve hem evde hem de sokakta ikram edilen “Aşure Tatlısı”, diğer İslam coğrafyalarında pek bilinmemektedir. Şii Mezhebi’nin etkili olduğu, özellikle İran gibi yerlerde matem havasının daha belirgin olduğu coğrafyalarda, “Aşure Tatlısı”ndan ziyade et, pilav ve helva gibi yemeklerin bu günün anısına hazırlanıp dağıtıldığı görülmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun kalbi konumundaki Anadolu ve Balkanlarda ise durum farklıdır. Burada “Aşure Tatlısı”, 10 Muharrem’de adeta kutsal bir yiyecek olarak hazırlanmıştır. Kazanda aşure pişiremeyenlerin dahi en az birkaç kase hazırlayıp yakın çevrelerine ikram etmesi gelenek haline gelmiştir. Bu esnada, aşurede Utnapiştim’in tanrılara sunduğu sofradaki yedi sayısına atıfta bulunularak en az yedi farklı gıdanın bulunması da bir şart olarak kabul edilmiştir. O gün sahip olunan her şeyin bir araya getirilmesiyle kaynayan aşure kazanı, yılın bolluk ve bereket dolu geçeceğine dair inancı pekiştirmiştir. Böylece aşure, binbir lezzetiyle, Selçuklu ve Osmanlı coğrafyalarında şenlik havası yaratmış, kendi özel ritüeli içerisinde hayat bulmuştur. Tıpkı bugün Topkapı Sarayı’nda sergilenen “Hz. Musa’nın Asası” gibi…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir