Şefkatle mayalananlar; anne, çocuk ve beslenmenin tarihi
Kil Biberonlar (Roma İmparatorluğu)
KİL BİBERONLARDAN EBERS PAPİRÜSÜNE: HAYATTA KALMANIN İLK İPUÇLARI
İnsanlık tarihinin erken, sisli dönemlerinde; anne ile evlat arasındaki beslenme bağı, yalnızca hayatta kalma mücadelesinin amansız güdüsü üzerine kuruluydu. Arkeolojik buluntuların anlattığına göre, M.Ö.10000 civarında, avcı-toplayıcı kadınlar, tabiatın kalbinden seçtikleri bitkileri ailelerinin midesine sevgi dolu bir lokma sunarak aktarırken, doğanın acımasız koşulları onların bedenlerini zayıflatıyor, göğüslerindeki yaşam kaynağının yetersiz kalmasına sebep oluyordu. Bebek ölümlerinin sıkça yaşandığı o kederli devirlerde, Bavyera’daki Neolitik mezarlıklardan gün yüzüne çıkan, kilden şekillendirilmiş hayvan figürlü ilkel biberonlar; anne sütünün yetmediği anlarda hayvan sütlerinin minik dudaklara nasıl can verdiğinin sessiz fakat açık tanıkları olarak karşımıza çıkmaktadır. Annelerin, neslin devamı uğruna bedenlerini bir besin kaynağı olarak sunmaları, ulvi bir fedakârlığın en çarpıcı örneğidir. Bu somut tarihi izler, anne sevgisiyle yürütülen mücadelenin ne denli büyük bir biyolojik ve kültürel önem taşıdığını bizlere tüm açıklığıyla hissettirmektedir.
Hayatta kalabilmek için verilen bu muazzam çaba, insanın yerleşik düzene geçişiyle birlikte Mezopotamya ve Mısır’ın ihtişamlı medeniyetlerinde, yazılı tıbbî belgelerin satırlarında yer almaya başlamıştır. M.Ö.1500 civarında tarihlenen meşhur Ebers Papirüsü, evlatlarını sağlıklı büyütme ümidiyle mücadele eden annelere, ballı arpa lapasından ve şifalı otlardan hazırlanan ek gıda tariflerini adeta sihirli reçeteler gibi sunmaktadır. Kadim Mısır’da, çocuk sağlığını koruyan Tanrıça İsis’in şefkat dolu emzirme tasvirleri, yavruları beslemenin kutsal ve manevi boyutunu yansıtmaktadır. Anneler, doğanın sessiz dilini, mevsim döngülerini büyük bir özenle gözlemlemiş, hangi bitkinin hangi hastalığa deva olacağını nesiller boyu aktararak bir mutfak bilgeliği oluşturmuşlardır. Toprağa olan bu bağın kuvvetlenmesi ve artan tahıl üretimi, bebeklerin katı gıdaya geçişini kolaylaştırarak ölümlerin yarattığı acıyı bir nebze hafifletmiştir. Yazılı kaynaklara işlenen bu ilkel pratikler, annelerin mutfaklarını sadece karın doyuran bir mekân olarak değil; aynı zamanda evlatlarını hastalıklardan koruyarak ilk yardım niteliğinde kullandıklarını da ortaya koymaktadır.
Antik Mısır’ın hâlen sırlarla örtülü topraklarından sonra, Greko-Romen dünyasında çocuk beslenmesi çok daha felsefi ve tıbbî bir zemine oturmuştur. M.S. II. asırda yaşamış, modern kadın doğum biliminde öncü kabul edilen Efesli Soranus, “Gynaikeia” (Jinekoloji) adlı eserinde, anne sütünün kalitesinin doğrudan annenin beslenme tercihleri ile belirlendiğini bilimsel bir dille anlatmıştır. Soranus, emziren annelere zeytinyağının faydasını, incirin tatlılığını ve tertemiz suların önemini öğütlemiş; Roma İmparatorluğu’nun ihtişamlı günlerinde soylu kadınlar arasında çocuklarını sütannelere emanet etme eğiliminin yaygınlaşmasının, biyolojik anne ile evlat arasındaki o derin bağı nazikçe zayıflattığını belirtmiştir. Sütannelerin seçimi, yedikleri her gıda ve sahip oldukları ahlaki değerler, dönemin tıp bilginleri tarafından titizlikle değerlendirilmiş; tüm bu gelişmeler, beslenme pratiğinin salt biyolojik bir ihtiyaçtan ziyade, toplumsal sınıf farklılıkları ve tıp anlayışının etkisiyle şekillenen son derece karmaşık bir kültürel olgu olduğunu bizlere açıkça göstermiştir.
