Blog

Rumelili marteniçka ve şifalı otların düğünü

Ot Kavurması

ZÂYİ OLAN HAFIZAYA BİR AĞIT

Sevgili okurlar,

“Şevket-i bostan”dan “kuşkonmaz”a uzanan bu zahmetli ve bir o kadar da enfes yolculuk, yalnızca tencerelerde kaynayan otların öyküsü değil, büyük bir imparatorluğun yorgun, kederli ve muazzam tarihinin kısaca özetidir. Yemek kültürü, milletlerin birbirleriyle çatışmadığı, sınırların anlamsızlaştığı ve doğanın engin kucağında herkesin aynı tas çorbayı paylaşarak bir araya geldiği o tek ve kutsal mekandır. Unutulmamalıdır ki, bahar aylarında pazarları renklendiren her ot bağı aslında göç yollarında yarım kalan sevdiklerimizin, saraylarda ter döken usta aşçıların ve toprağı elleriyle işleyen nice kadınların bize miras bıraktığı o eşsiz geçmişin yaşayan, nefes alan son izleridir. Artık, Ege’nin en seçkin pazarlarında bile arzu edilen otlarla karşılaşmak nadirleşmekte, onları tanıyanlar sanki sislere karışıp kaybolmaktadır. Bu paha biçilmez miras, günümüzün soğuk, betonlaşmış ve hatırasız dünyasında usulca eğilirken, o şifalı otlar asırlık isimlerini ve esanslarını unutulmuş karanlığa teslim etmektedir. Doğanın kucağında kendiliğinden neşeye ulaşan, kışa karşı zaferini ilan eden baharın armağan ettiği bu otları tanımak, onların zahmetli yöntemlerini hakkıyla uygulamak; yalnızca midemizi doyurmanın ötesinde, geçmişin o yeşil ve hülyalı hafızasını gelecek nesillere aktarmak için üzerimize düşen bir sorumluluktur.

Hatırlanmalıdır ki, toprağın sinesi insanın cılız hafızasından çok daha eskidir ve o toprak, kendisine saygıyla uzanan hiçbir eli bugüne kadar karşılıksız bırakmamıştır. Yarın, ocağın üzerinde ağır ağır demlenen bir tencereden yayılan o topraksı koku, yalnızca kurulacak bir sofranın müjdecisi olmayacak; aynı zamanda modern çağın ruhsuz telaşı içinde kaybolmuş benliğimize uzatılan bir can simidi olacaktır. Bizler, o narin sapları çamurdan arındırırken aslında kendi köklerimizdeki düğümleri çözecek, zeytinyağlı ve limonlu suları ekmekle buluştururken zamanın acımasız nisyanına karşı “biz hâlâ buradayız ve hatırlıyoruz” demenin sessiz ama görkemli bir direnişini sergileyeceğiz. Doğa ile atalarımız arasında imzalanan bu sessiz ahit, ancak tencerelerin ateşiyle hatırlanmayı sürdürecektir. Çünkü asıl feci an, tarlaların bereketsizleşmesinde değil; insanın yeşil filizlere bakıp da ninesinin nasırlı ellerini, göç yollarının hüznünü ve kendi gerçeğini fark edememesinde gerçekleşecektir.

Rûh-ı bahş oldu Mesîhâ-sifat enfâs-ı bahâr,

Açtılar dîdelerin hâb-ı ademden ezhâr.

“Baharın nefesi, Hz. İsa gibi hayat verici oldu.

Öyle ki çiçekler, yokluk uykusundan uyanıp gözlerini açtılar.”

Vesselam

Saray ve Kültür Tarihçisi A. Çağrı Başkurt

Odatv.com

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir