Blog

Avrupa bile açlıktan söz ediyorsa

Şu sıralar İran’daki savaş yüzünden başka bölgelere odaklanamıyoruz… Fakat dün Slow Food‘un aylık bültenini incelediğimde, Avrupa‘da bile ciddi açlık sorunları yaşandığını öğrendim. Gerçekten ilginç, öyle değil mi? Önümüzdeki günlerde Hürmüz Boğazı’ndan kaynaklanan gübre hammaddesi eksikliği başladığında neler olacağını kestiremiyorum.

Slow Food’un aylık haber bülteninden okumaya devam ediyorum.

Aslında Avrupa’da gıda kıtlığı yok. Eurostat, yani Avrupa İstatistik Enstitüsü’nün verilerine göre, yalnızca 2024’te AB ülkeleri 258 milyon ton tahıl, 162 milyon ton çiğ süt ve 21 milyon ton domuz eti üreterek tarım ve gıda ürünlerinde 36 milyar avroluk ticaret fazlası elde etti; bu durum AB’nin ithal ettiği ürün değerinin üzerinde ihraç yaptığı anlamına geliyor.

Eurostat verilerine göre, AB’de gıdanın yüzde 10’u taşıma sürecinde israf ediliyor ve yüzde 62’si ise tüketim esnasında (hane halkı + restoranlar) etkin kullanılmıyor. Gıda israfı, AB gıda sisteminin toplam çevresel etkisinin yaklaşık yüzde 16’sını oluşturuyor. Geçtiğimiz yıl AB ülkeleri, 58 milyon tondan biraz fazla gıda atığı ortaya çıkardı.

Her ne kadar çöp miktarı yüksek olsa da, açlık da artıyor… Bununla birlikte, kıta genelinde milyonlarca insan her gün yeterli beslenemiyor. 2024 verilerine göre AB nüfusunun yüzde 8,5’i haftanın en az 3 günü et, balık veya vejetaryen bir öğün bile satın alamıyor. Yoksulluk riski altında olan kesimde bu oran yüzde 19,4’e kadar çıkarken, Slovakya ve Bulgaristan gibi bazı üye ülkelerde neredeyse yüzde 40’a ulaşıyor. En düşük açlık oranları ise Kıbrıs Rum Kesimi (yüzde 3,5), İrlanda (yüzde 5,1) ve Portekiz’de (yüzde 5,1) gözlemlenmiş durumda.

Birçok Avrupa ülkesinde, özellikle AB üyesi olmayan ülkelerde, gıda güvensizliği, beslenmeyle ilişkili hastalıklar ve taze gıdaya eşitsiz erişim hem kentsel hem de kırsal bölgelerde devam ediyor. Sağlıklı beslenmenin maliyeti 2019’dan bu yana yüzde 35’in üzerinde arttı. Ekonomik zorluklar, AB genelinde beslenmeyle ilişkilendirilen sağlık sorunlarının kötüleşmesine yansıyor. 2022 yılında yetişkinlerin yarısından fazlası (yüzde 50,6) fazla kilolu veya obez olarak sınıflandırıldı.

Slow Food, tüm bu durumlara karşı şunu savunuyor: Bir mahallede 7/24 ultra işlenmiş atıştırmalıklar satan bir otomatın bulunması, gerçek anlamda gıdaya erişim demek değildir. Erişim, taze, sağlıklı, minimum derecede işlenmiş gıdaların makul fiyatlarla bulunabilmesi anlamına gelmelidir. Gıda güvensizliği, tüketici hatası olarak algılanmamalı, aksine yapısal bir sorun olarak ele alınmalıdır.

Avrupa’nın gıda sistemi, esasen üretimi maksimize etmek ve rekabet gücünü artırmak amacıyla yapılandırılmış; çiftçileri uzak pazarlara yönelik uzmanlaşmaya ve ölçek ekonomilerine itiyor. Ancak çiftlik gelirleri AB ortalamasının oldukça altındayken, pek çok üreticiye üretim maliyetlerini karşılamayan ücretler ödeniyor. Bu dengesizlik rastlantı değil; adil ücretlendirme, çevresel sorumluluk ve kırsal toplulukların uzun vadeli dayanıklılığı yerine hacim ve fiyat rekabetini ön planda tutan politika tercihleri ile piyasa yapılarının bir yansımasıdır.

Slow Food Yönetim Kurulu Üyesi Francesco Sottille şöyle açıklıyor: “Avrupa son derece yeterli gıda üretiyor, fakat gıda sistemindeki güç giderek birkaç büyük tarım şirketi tarafından kontrol altına alınıyor. Tekeller, şeffaf olmayan fiyatlandırma ve agresif pazarlama stratejileriyle gıda ortamlarını şekillendirirken, tüketiciler de seçim yanılsamasının etkisi altında kalıyor. Asıl soru, gıda sistemimizden kimin fayda sağladığı ve kimin geri planda kaldığıdır. AB düzeyinde gıda hakkını tanımak, gücü spekülasyon ve aşırı yoğunlaşmadan uzaklaştırarak çiftçilere, topluluklara ve vatandaşlara doğru kaydırmak anlamına gelir. Sağlıklı gıda bir ayrıcalık değil, garanti altına alınması gereken temel bir haktır. Hak temelli bir perspektif, gücü yeniden dengeleyerek insanları, çiftçileri ve toplulukları gıda sistemlerinin merkezine getirir.”

Avrupa bile açlıktan söz ediyorsa I A. Nedim Atilla yazdı - Resim : 2

Gıdaya Erişim Hakkı, tanınmış fakat henüz garanti altına alınmamış bir haktır.

Gıda hakkı soyut bir kavramın ötesinde; 1966 Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nde (ICESCR) yer almakta ve dünya genelinde 172 ülke için yasal bağlayıcılığı bulunmaktadır. Bu hak, diğer temel insan haklarıyla – sağlık, eğitim ve yaşam hakkı – iç içe geçmiş, insan onurunun somut ve günlük ifadesidir. Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi’ne (CESCR) göre, her bireyin yeterli, güvenli, besleyici ve kültürel olarak uygun gıdaya sürekli erişim hakkını elde etmesi, bu hakkın yerine getirilmiş olmasını sağlar.

Francesco Sottille “Avrupa Birliği’nde bu hak yasal düzenlemelerle açıkça güvence altına alınmamış durumda. Hükümetler bunu kabul ediyor ancak etkili bir şekilde uygulamaktan geri kalıyorlar.” şeklinde görüşünü beyan ediyor.

Sottille sözlerine şöyle devam ediyor: “Kurumların ilke olarak gıda hakkını tanımaları artık yeterli değil. Avrupa kurumları sorumluluk almalı ve bu tanımayı bağlayıcı politikalara, somut eylemlere dönüştürmelidir. Sağlıklı gıdaya erişim sağlamak hayırsever bir hareket değil, yasal ve ahlaki bir zorunluluktur. İnsanlar için sağlıklı olan gıda aynı zamanda çevreye saygı gösterir ve onu korur.”

SLOW FOOD, AVRUPA VATANDAŞ GİRİŞİMİNİ NEDEN DESTEKLİYOR?
Bu nedenle, Slow Food, “Gıda Herkes İçin Bir İnsan Hakkıdır” Avrupa Vatandaş Girişimi’ni destekleyen 240’tan fazla kuruluşa katılarak, AB kurumlarını yasal tanınırlığı somut siyasi yükümlülüklere dönüştürmeye çağıran tüm üyeleriyle birlikte hareket ediyor.

Gıdaya erişim hakkını güvence altına almak, kapsamlı bir dönüşüm gerektiriyor. Bu da şu anlamı taşıyor: Ortak Tarım Politikası (CAP) kapsamında küçük ölçekli çiftçilere ve agroekolojiye daha fazla destek sağlanması, üreticilere adil fiyatlar ödenmesi, yerel tedarik zincirlerini güçlendiren bölgesel ve kentsel gıda politikalarının uygulanması, piyasadaki yoğunlaşmanın ve spekülasyonun önüne geçecek önlemlerin alınması, tohumların, biyoçeşitliliğin ve çiftçi haklarının korunması ile sağlıklı, sürdürülebilir gıdaya öncelik tanıyan kamu alım kurallarının hayata geçirilmesidir.

Avrupa bile açlıktan söz ediyorsa I A. Nedim Atilla yazdı - Resim : 3

Gıdanın nasıl üretildiğini göz ardı eden bir gıda hakkı, boş bir vaattir.

POLİTİKADAN UYGULAMAYA
İyi, temiz ve adil gıdaya erişimi sağlamak, Slow Food’un günlük misyonu olarak karşımıza çıkıyor. Hareket, onlarca yıldır çiftçiler, balıkçılar, zanaatkarlar ve aşçılarla birlikte çalışıp biyoçeşitliliği korumak, agroekolojiyi teşvik etmek ve Avrupa’da ile ötesinde gıda kültürlerini yaşatmak için çaba gösteriyor.

Önümüzdeki aylarda Slow Food, bu talepleri iki büyük etkinlikle daha da güçlendirecek: Haziran 2026’da gıda topluluklarını AB politika tartışmalarının merkezine taşıyacak Terra Madre Europe ve 22-28 Eylül tarihleri arasında Torino’da düzenlenecek, gıda politikası ve gıda topluluklarına adanmış dünyanın en büyük etkinliği olan Terra Madre Salone del Gusto’nun 16. edisyonu.

Avrupa’nın kaynaklara, bilgiye ve yol gösterici çiftçilere zaten sahip olduğu bir gerçektir. Şimdi ihtiyaç duyulan tek şey, gıdaya erişim hakkının bir hayır kurumu değil, demokrasinin temel sütunu olmasını sağlayacak kararlı siyasi iradedir.

Yemek Kültürü Araştırmacısı ve Yazarı A. Nedim Atilla

atilla.nedim@gmail.com

Odatv.com

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir