Havuç nasıl güce, göze ve devlete dönüştü
Sezona bağlı olmayan sebzeler vardır; takvime bakmaksızın her daim varlıklarını sürdürürler. Bu yüzden çoğu zaman fark edilmezler. Havuç, mutfağın en sessiz ama bir o kadar da hareketli tarihine sahip köklerden biridir.
Bakkaldaki sade bir garnitür gibi görünse de, rengiyle iktidarı, tadıyla tıbba, görünümüyle de savaş söylemine ilham vermiştir.
Biraz toprağı elediğimizde, havucun düşündüğümüzden çok daha çalkantılı bir geçmişe sahip olduğunu fark edeceğiz.
HAVUÇ HER ZAMAN TURUNCU DEĞİLDİ
Günümüzde “havuç” dediğimizde aklımızda beliren turuncu kök, tarihin büyük bir bölümünde mevcut değildi. İlk kez evcilleştirilen havuçlar mor, koyu menekşe, sarımsı beyaz ve hatta neredeyse siyaha yakın tonlarda idi. Afganistan ve Orta Asya kökenli bu yabani kökler, günümüzdeki tatlı havuçlardan çok daha sert, lifli ve acıydı.
Bu nedenle, sofraya konmadan önce adeta eczane statüsündeydi. Kaynatılır, suyundan faydalanılırken, kökü değil özü değerli kabul edilirdi. Tatlılığı, yumuşaklığı ve “yenilebilir” hale gelmesi için yüzyıllar geçmesi gerekiyordu. Havuç, uzun süre bir yemek değil, bir tedavi aracı olarak görülmüştü.
