Acı biberin kan kırmızı sergüzeşti I Acıyı seçebildiğimiz tek yer, sofra
TABİÎ ACININ ŞİFASI VE EHLİLEŞTİRİLEMEYEN KEDER
Değerli okurlar,
Mezoamerika’nın serin ve hafif loş mağaralarında, güneşe doğru zarif bir isyanla yeşermeye başlayan bu kızıl serüven, asırlar ve engin okyanusları aşarak evrensel bir efsaneye dönüşmüştür. Yeni Dünya’dan başlayıp Asya topraklarına, ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun üç kıtayı kucaklayan geniş düzenine ve mutfağına karışarak Anadolu’nun eski ve hüzünlü ovalarına yerleşen acı biber, sıradan bir bitkiden çok öte bir varlıktır. O, sınırları, zamanları ve dilleri aşan; insanın doğa ile ve özellikle kendi varoluşsal ıstırapları arasında kurduğu o sağlam bağın en canlı, en kan kırmızısı sembolüdür.
Ancak bu büyüleyici lezzet yolculuğunun merkezinde, en ince ve yürek sızlatan sır şüphesiz çocukların masum dünyasında saklıdır. Doğası gereği keder ve acıdan kaçınan, sadece anne sütünün o şefkat dolu ve huzur veren sükûnetini arzu eden bir çocuk, büyüdükçe bu toprakların yakıcı, kırmızı ateşiyle usul usul tanışır. Büyükler, o minik dudaklar yanarken, aslında onları ileride karşılarına çıkacak hayatın kaçınılmaz ve doğal acılarına hazırlamayı; damak hayatın tatlarını deneyimledikçe ruhun da dirayet kazanmasını sağlamak ister. Bizler, onları doğanın kontrollü ateşiyle büyütüp hayatın amansız kışlarına karşı güçlü kılmayı hülya ederken, doğanın yasalarına ve aklın düzenine sığmayan o dehşet verici zıtlığın nereden kopacağını asla kestiremeyiz.
Hayata dair ilk harflerin öğrenildiği okul sıralarında, küçük eller defter sayfalarına geleceğin aydınlık hülyalarını çizerken, aniden esen, akıl ve merhametin sınırlarını alt üst eden karanlık ve mantıksız bir fırtına, o nazik fidanları sıralardan koparıp alır. Kendi hayallerinden filizlenen, ne fıtrata ne de herhangi bir felsefeye sığabilen bu keder, doğanın şifalı ve ehlileştirilebilen acısıyla kıyaslanamaz. Biberin ateşi sönükleşip bedeni yakar, ancak yutulabilir bir lezzettir. Fakat o okul koridorlarına, masum tebessümlerin yankılandığı avlulara düşen iz bırakmayan fırtına; yalnızca taze damakları değil, tüm dünyanın vicdanını da etkiler. Soframızdaki kırmızı ateş bir gün kesinlikle diner, fakat ardında küçük bedenlerin eksik kalan tebessümlerinin izlediği o derin, hem sarsıcı hem de unutulmaz acı, hiçbir acı biberin merhemiyle teselli bulamaz; ne bir mabette duman olup göğe karışır ne de insanlığın zihninde sindirilebilen bir yara olarak kapanır.
İşte alana bir kıssadan hisse:
Bir bedevi, Hz. Muhammed’e gelerek “Devemi serbest bırakıp mı tevekkül edeyim, yoksa bağlayıp mı?” diye sorduğunda, O tereddütsüz “A‘kilhâ ve tevekkel” yani “Önce deveni bağla, sonra Allah’a güven” cevabını vermiştir.
Vesselam
Saray ve Kültür Tarihçisi A. Çağrı Başkurt
Odatv.com
