Yenilebilir edebiyat, okunabilir gastronomi
Aslında, uzun yıllardır şehirlerimizi tanıtırken yanlış yolları seçiyoruz.
Her biri birbirinin aynısı festival takvimleri düzenliyoruz.
Afişler bastırıyoruz, sloganlar uyduruyoruz.
Oysa dünyamız değişti. İnsanlar artık “etkinlik” yerine “kimlik + hikâye + anlam” paketleri arıyor. Biz ise hâlâ “Gel de tarhanamızı iç, karnın doysun” diye sesleniyoruz. Tarhana elbette çok lezzetli, ancak dolu midelerle turist ne yapar? “Hadi otelde Netflix açalım,” der.
Bir şehir, insanın hafızasında yer ediniyorsa gerçek anlamda büyümüştür. Belki de gastronomi odaklı markalaşmaya çalışan şehirlerin artık kendilerine sorma zamanı gelmiştir:
Ezberlenen gastronomi festival şablonlarıyla şehrimizi yalnızca sıradan bir festival şehri haline mi getirmek istiyoruz? Yoksa Türkiye’nin kültür hafızasına yön verecek bir şehir mi olmasını arzuluyoruz?
Örneğin, Guiness’in “bir kazanda en çok çorba yapma rekoru” bulunan tarhanasıyla öne çıkan Uşak!
Tarhanası, yıllardır tek başına bir şehrin tanıtımını yapmaya çalışıyor.
“Tarhana Festivali” dudaklardan dökülüyor ve insanları aynı kazan etrafında toplayarak, Prag’da Kafka’nın heykelinin dibine lahmacun standı kurmaya benziyor. Hiçbir yöresel gastro-değerin görevi, bir şehrin turizmini omuzlamak değildir. Yanlış anlaşılmasın; UNESCO’ya kültürel mirasımız olarak sunduğum tarhanaya değil, tarhananın yüklenildiği misyona itiraz ediyorum. Çünkü tarhana, kutsal mirasımız!
Uşak’ın önünde eşi benzeri olmayan bir fırsat yatıyor.
Bu toprak sadece buğday üretmekle kalmamış; düşünce de yetiştirmiştir.
Yalnızca tarhana mayalanmamış, aynı zamanda şiir de mayalanmıştır.
Halı dokumakla yetinmemiş; hikayeler işlenmiştir.
Bir şehir yalnızca lezzetiyle değil, kültürel mirasını markalaştırarak da gelişir. İşte burada Uşak’ın fark edemediği, gizli kalmış muazzam bir hazine yatıyor: edebiyat!
Dünyada edebiyatıyla ünlenen şehirlere bakarsak:
Dublin’i James Joyce anlatır. Stratford’u Shakespeare.
Aracataca’yı Gabriel Garcia Marquez. Verona’yı Romeo ve Juliet, Prag’ı ise Kafka…
İnsanlar bu şehirlere sadece yemek yemeye gitmiyor; aynı zamanda bir hikâyenin içine dalabilmek için oraya akın ediyor. Çünkü günümüz gezgini artık sadece fotoğraf çekmek yerine, anlam biriktirmek istiyor.
Peki, biz ne yapıyoruz?
Hâlâ tarhanaya dönüp, “Biraz daha gayret!” diye sesleniyoruz.
Oysa Uşak’ın en büyük hazinesi mutfağında değil… kelimelerinde gizli. Çünkü tarhana mideleri doyurur, edebiyat ise ruhları besler!
Sizce, bir şehir için hangisi daha kalıcı izlenim bırakır?
Gastronomiyle markalaşmaya çalışan pek çok şehrin sorunu, saklı zenginliklerinin farkına varamamasıdır. Uşak’ın da sorunu, çok katmanlı ulusal edebiyat değerlerini ortaya çıkaramamış olmasıdır!
Bu küçük Anadolu şehrinde barındırılan hazineleri düşünün:
· Ahmedi, Tırsi ve Mehmed Uşşaki’den başlayarak,
· Besim Atalay, Halit Ziya Uşaklıgil, Ömer Bedrettin Uşak, Selçuk Baran,
· İskender Pala, Dinçer Güçyeter, Gülse Birsel ve 30’dan fazla günümüz yazarı,
· Halk ozanları, TRT repertuvarına giren yüzlerce türkü,
· Masallar, maniler, Kurtuluş Savaşı destanları,
· Tasavvuf, tekke, divan edebiyatı ve aşık geleneği,
· Servet-i Fünun’dan Cumhuriyet dönemi yazarlarına, Halide Edip’ten Reşat Nuri’ye, Nazım Hikmet’ten Nazlı Eray’a kadar Uşak’la kesişen birçok kalem.
· Ayrıca ülkemizin ilk çocuk kütüphanesi, çivi yazıları ve yazılı eserlerle dolu ilk kütüphaneler…
Türkiye’de bu kadar zengin edebiyat katmanını bir arada sunan kaç şehir var ki? Belki de Uşak’ın gerçek rekabet gücü tam da bu noktada yatıyor.
Peki ne yapmalıyız?
Uşak “Yenilebilir Edebiyat, Okunabilir Gastronomi” şehri olarak anılsın.
Tarihi tren garından başlayacak muhteşem bir Uşak Edebiyat Rotası kurgulansın. Yol boyunca şair dizeleri sokak lambalarına kazınsın, roman kahramanlarının heykelleri dikerilsin. Telefonunuzdaki QR koda dokunur dokunmaz, Ömer Bedrettin Uşaklı kendi sesiyle şiirini okuyabilsin. Besim Atalay’ın Dil Evi’nde çocuklar kelime oyunları oynasın; “Anne bak, bir sıfat yakaladım!” diye neşeyle bağırsın.
Yaz aylarında “Geleneksel Edebiyat Atölyeleri” organize edilsin, şiir, roman, öykü ve senaryo kampları düzenlensin. Akşam olunca halk ozanları saz çalsın, tarhana kazanı kaynasın; yan masada birileri şiir okusun. İnsanlar sadece “Acıktım” diye değil, “Ruhum da doydu” diyerek sofradan kalksın. Tarhananın yanında bir kase şiir, kahvenin yanında bir fincan hikâye, yoğurdun içine bir kaşık tarih ekleyelim.
Düşünün, bir turist hem Frig Vadisi’ni gezer, hem Halit Ziya’nın izini sürer, hem de akşam tarhanasını yudumlarken yanında bir halk türküsü dinler. İşte buna kültür turizmi denir. Festival üç gün sürebilir, fakat kültür 365 gün yanımızda yaşar.
Bu yaklaşım yalnızca turizmi canlandırmakla kalmaz; kentin aidiyet duygusunu güçlendirir, gençleri edebiyata teşvik eder, Uşak’ı sıradan bir festival şehrinden çıkarıp “Anadolu’nun edebiyat başkenti” konumuna taşır. Hatta UNESCO Kültür Kenti ödülü için güçlü bir aday haline getirir. Çünkü aynı topraklarda tasavvufun dinginliği, divan şiirinin zarafeti, halk edebiyatının coşkusu, Cumhuriyet’in aydınlığı ve gastronominin bereketi buluşur. Anadolu bereketi ve irfanı işte budur; hem bedenimizi hem de ruhumuzu besler.
Hem afiyet olsun hem de edebiyat!
Odatv.com
